içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

1 MAYIS DATÇA'DA KUTLANDI

Datça Demokrasi Platformu Basın Açıklaması yaptı.

1 MAYIS DATÇA'DA KUTLANDI
Haberi Sesli Dinle

Pandemi nedeniyle, bazı yasaklar ve kurallar neticesinde 1 Mayıs işçi bayramı istenildiği gibi yoğun kalabalıklarla kutlanamadı.
Tüm ülkede olduğu gibi, Datça'da da kutlamalar, zayıf geçti. 

 


Kutlamaya katılan CHP ve HDP'liler, birbirlerinden uzak durarak bir araya gelmemeye özen gösterdiler.  
Kutlama yapılan günün anlam ve ehemmiyetini belirten açıklamalarla sona erdi.

 

Datça Demokrasi Platformu Basın Açıklaması yaptı.
İnsanlık tarihinin en büyük salgınlarından biri devam ederken girdiğimiz ikinci 1 Mayıs'tayız. 1886 yılında Chicago’da 8 saatlik iş günü talebiyle başlayan mücadelenin öncülüğünü yapan anarşist işçilerin bir komplo sonucu idam edilmesi nedeniyle, 1889 yılındaki 2. Enternasyonal toplantısında 1 Mayıs, “İşçilerin uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü” ilan edilmiştir. O tarihten bugüne “1 Mayıs” tüm dünyada kapitalist sömürü düzenine karşı işçi sınıfının mücadelesinin simgesel günlerinden biridir. Düzenin sıvasının iyiden iyiye döküldüğü pandemi koşullarında 1 Mayıs’ın simgesel önemi daha da artıyor.

Kapitalist üretim ve dağıtım ilişkilerinin sonucu olarak ortaya çıkan yeni koronavirüs pandemisi, çalışma ve yaşam koşulları ile sağlık hizmetine erişimdeki muazzam eşitsizlik nedeniyle dünyanın her yerinde işçilerin, yoksulların daha fazla hasta olmasına ve ölmesine neden oldu. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin raporuna göre 2020 yılında 741'i Covid-19 nedeniyle olmak üzere en az 2427 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Yine İSİG raporlarına göre Türkiye genelinde Covid-19 nedeni ile yaşanan ölümlerin yüzde 95’i işçi sınıfı bileşeni, yani işçiler, aileleri veya emekliler.

Salgın boyunca yeterli ekipman olmadan, gece gündüz, çoğu zaman ailelerini dahi göremeden, fedakarca mücadele eden sağlık emekçileri ise bu süreçten en fazla etkilenen kesimlerin başındaydı. Halkı uyarma görevlerini yerine getirdiklerinde veya haklarını aradıklarında ise onlara reva görülen tehditler ve polis saldırıları oldu. Pandemi süreci aynı zamanda toplumsal muhalefete ve toplumun farklı kesimlerine yönelik devlet baskısının ve polis şiddetinin arttırılmasının bahanesi olarak kullanıldı. Bu dönemde LGBTİ+'lara ve göçmenlere yönelik nefret ve şiddet bizzat egemen güçler tarafından körüklenmiş, İstanbul Sözleşmesi'nden çekilinerek kadınların sınırlı kazanılmış haklarına yönelik saldırılar sürmüş, HDP'ye dönük saldırılar kapatma girişimi, operasyonlar ve hukuksuz tutuklamalarla devam etmiştir.

Aşılama çalışmalarının başlamasıyla bu düzenin, akıl ve insanlık dışı olduğu bir kez daha görüldü. İlaç tekellerinin patent hakkını, milyarlarca insanın yaşam hakkının önünde tutan düzen ülkeler arasında aşılama konusunda büyük bir adaletsizlik yaşanmasına neden oluyor. Bazı ülkeler nüfusunun birkaç katına kadar yetecek aşı stoklarken, bazı ülkelere hiç aşı ulaşmaması ancak böylesi vahşi düzende mümkün olabilir. Oysa her yerde zenginliği ve iktidarı elinde tutan bir azınlık aşıya ulaşmada öncelikliyken, kalabalık ve yeterli önlemler alınmayan iş yerlerinde çalışmak, hınca hınç toplu taşıma araçlarını kullanmak zorunda olan milyarlarca emekçi hala aşıya ulaşamadı. Tüm dünya nüfusunun en az %60-70’i aşılanmadan pandeminin sona ermesi mümkün değilken, dünyanın büyük bir çoğunluğunu aşıdan mahrum bırakan bu eşitsizlik, aynı zamanda kapitalist düzenin akıl dışılığının da göstergesi.

Bu salgın yaşadığımız sorunları doğurmadı, olsa olsa var olan sorunları daha da görünür ve katlanılmaz hale getirdi. Covid-19 Pandemisi; doğayı talan eden, binlerce yıldır insan müdahalesinden uzak doğal alanları dahi gitgide yağmayan ve vahşi hayvanları gıda endüstrisi için birer meta haline getiren kapitalist barbarlığın dolaysız sonucu. Ve konunun uzmanlarının belirttiği gibi, vahşi yaşam yönelik bu saldırganlık devam ettikçe ve kapitalist üretim ilişkilerinin sonucu olan küresel ısınmayla buzullar eridikçe insanlığın bugüne kadar karşılaşmadığı yeni virüs türleri ile tanışmamız kaçınılmaz olacak. Tüm bunlar insanlığı tehdit eden asıl pandeminin kapitalizm olduğunu gösteriyor.

Kapitalizm denen bu kokuşmuş düzen dünyanın dört bir yanındaki milyarlarca emekçi için her zaman sömürü, yoksulluk, açlık, baskı, savaş, zorunlu göç ve doğanın fütursuzca talanı demektir. Ancak bugün kapitalist sömürü ve yağma düzenine karşı mücadele, insanlığın ve hatta bütün olarak dünya üzerindeki yaşamın varlık yokluk mücadelesi haline gelmiştir. Bu yüzden iş yerlerindeki sömürüye karşı mücadeleler, barınma, sağlık ve gıda gibi temel haklar için verilen mücadeleler, kentlerin ve doğal yaşamın talanına karşı mücadeleler bir bütünün parçaları haline gelmiştir. Bizler bugün bu anlayışla, Gebekum’dan Kargı’ya, doğayı ve yaşam alanlarımızı talan etmeye çalışanlara karşı Datça’yı savunuyoruz.

Bunu yaparken, İşkencedere Vadisi’nde taş ocağına, İkizköy’de termik santrale, Munzur Vadisi’nin yapılaşmasına, Cudi’de ormanlık alanların yakılmasına, İstanbul’da kanal projesine karşı mücadelelerin de, iş yerlerindeki işçi grev ve direnişlerini de, kadınların erkek şiddetine karşı ve İstanbul Sözleşmesi’ni savunmak için sürdürdükleri eylemlerin de, üniversite öğrencilerinin kayyum rektörlere ve polis şiddetine karşı direnişini de sahipleniyoruz. Yalnızca yaşadığımız topraklarda değil, dünyanın dört bir yanında, milyonlarca insanın sömürüye, yoksulluğa, kötü yaşam ve çalışma koşullarına, devlet baskısına, polis şiddetine, ırkçılığa ve yaşamlarımızı her geçen gün daha da çekilmez halegetiren sayısız soruna karşı giderek yayılan mücadelelerini kendi mücadelemiz olarak görüyoruz.

Yeme içme, eğlence, müzik başta olmak üzere bir çok sektörde aylardır işsiz olan ve herhangi bir destekten yoksun bırakılan on binlerce insan açlıkla sınanmakta, çareyi intihar etmekte bulanlar artık haberden bile sayılmamaktadır. Bugün Datça’da da nüfusun önemli bir kısmının geçim kaynağı olan bu sektörlerde çalışanların da dahil olduğu milyonlarca kişi işsizken, işi olanlar güvencesiz, tedbir alınmadan ve hastalıkla burun buruna çalışmak zorunda bırakılıyor.

Bu koşullarda iktidar, pandemi sürecini başından bu yana bilimsel dayanağı olmayan yarım yamalak tedbirlerle geçiştirmeye çalışmaktadır. “Çarklar dönsün” diye tarif edilen politikalarla hedefin sermayenin kârlılığını sürdürmesinden başka bir şey olmadığı açıktır. Pandemi döneminde dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de bir çok kapitalist şirketin kârı artarken, gelir dağılımındaki uçurum daha da derinleşmiştir. Çarklar patronlar için dönmüş, birçok büyük şirket pandemi döneminde kârlarını arttırmıştır. Oysa işsizler ordusuna her gün binlerce kişi eklenirken, çalışanların ücretleri enflasyon karşısında her geçen gün erimektedir. Bugün ülkenin %60’ı asgari ücret ve altında gelire sahiptir.

Bu arada bilimsellikten uzak, insanların hayatını hiçe sayan politikaların sonucu olarak, vaka sayıları hızla artmış, her gün 300’den fazla kişi hayatını kaybetmeye başlamıştır. Aşı çalışmaları ise ayrı bir fiyasko haline dönüşmüştür. Toplumun henüz %10’u bile aşılanmamış ve öncelik, risk grubuna göre değil, iktidara yakınlığa, şöhrete ve zenginliğe göre belirlenmiştir. Önceki gün ise sağlık bakanı utanmadan “Aşı tedarikinde önümüzdeki iki ay güçlük yaşanacak.” açıklaması yapabilmiştir. Böylesi bir dönemde bile bütçenin önceliği, insanların sağlığı, yaşam hakkı veya işsizlikle karşı karşıya kalanların desteklenmesi değil savaş ve “iç güvenlik” politikaları olmuştur.

Sonuç olarak, bugün iş yerlerinde tedbir yok, milyonlarca kişiye aşı yok, işsizlere destek yok ama pandemi önlemi adı altında keyfi yasaklar var. AKP’ye lebalep kongreler yapmak, patronlara Kod-29 bahanesiyle işçileri işten çıkarmak, erkeklere kadınları öldürmek, aç gözlü şirketlere doğayı talan etmek serbest.  Parti kapatmak, sesi fazla çıkanı içeri tıkmak, LGBTİ+’lara, göçmenlere ve azınlıklara nefret kusmak, hatta şiddet uygulamak da serbest. Doğru düzgün bir sağlık tedbiri olmayan iş yerlerinde çalışmak, hınca hınç dolu da olsa toplu taşıma araçlarını kullanmak yalnızca serbest değil, zorunlu. Ama açık havada dolaşmak, sosyalleşmek, evinde içki içmek yasak. Çoktan aşı olmuş olsalar da 65 yaş üstündekiler eve 20 yaş altındakilere sokağa çıkmak yasak. Ama çalışıyorlarsa serbest. Çocuk işçilik… O da serbest. Yani yaşamak yasak ama çalışmak serbest. Zannediyoruz ki muktedirler “Çalışmak özgürleştirir.” diye düşünüyorlar.

Söylemeye gerek yoktur, eylem yapmak zaten yasak. İşçilere de, kadınlara da, öğrencilere de , doğasını ve yaşam alanlarını savunanlara da… Ve elbette 1 Mayıs’ta alanlara çıkmak isteyenlere de yasak Ancak yasaklara rağmen bugün sınırlı sayıda kişiyle de olsa sömürüye, özelleştirmeye ve doğanın talanına karşı, Türkiye’nin birçok yerinde olduğu gibi burada da alanlardayız. Ancak baskılarınız, yasaklarınızı bizi yıldıramayacak. Biz mücadele etmekten, direnmekten vazgeçmeyeceğiz. İşkencedere Vadisi’ni savunanların dediği gibi, direniş varsa umut da var. Ve  her 1 Mayıs’ta alanlarda haykırdığımız gibi “… bu böyle gitmez, sömürü devam etmez. Yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde.”

Yaşasın 1 Mayıs
Datça Demokrasi Platformu

 

 

Tarih: 01-05-2021

FACEBOOK YORUM
Yorum