içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

BALIKÇININ KIZI (Aysel Kızıltaş’tan bir öykü)

BALIKÇININ KIZI

                                                            Deniz insanlarının hepsi cömert,                                            

                                                            Denizler, denizler doldurdu beni.

                                                            Denizler mavi, denizler lacivert.

                                                            Deniz insanlarının gönlü gani.

 

                                                                               Ümit Yaşar Oğuzcan

                                

Ege’nin şirin kıyı kasabalarından birinde baharın tembelliğiyle birlikte sakin bir yaz öncesi yaşıyorum. Etrafımda yaz mevsimindeki kalabalığın kulak tırmalayan dış sesleri henüz yok. Sessizliği sadece ayaklarımın dibine sokulan Sarman’ın miyavlamaları bozuyor. Denizi tarayan gözlerime iskelenin yanındaki ufak balıkçı teknesi takılıyor.

Üstün körü olsa da teknenin boyasının elden geçtiği belli. Beyaz boyanın üstüne özensiz bir şekilde “MAVİLİM”  yazılmış. Güneşten korunma amaçlı, demir çubukların üstüne gerilen mavi beyaz çizgili tentenin yarısı yırtık. Belli ki güçleri tamir etmeye yetmemiş. Umarım ilk fırsatta ellerine geçen parayla onarırlar. Önümüzdeki günlerde güneşin bonkörce dağıtacağı sıcağından korunmaları gerek.

             Ümmühan, dört çocuklu ailenin üçüncü kızı. İki ablası da henüz on altı yaşlarında evlenmişler. Balıkçılıkla geçinen babası, kızlarını bir an önce evlendirerek birkaç boğaz eksilsin evden diye düşünmüş olacak. Ümmühan’dan sonra iki oğlu daha doğmuş ama ikisini de birkaç aylıkken kaybetmişler. İki sene sonra dünyaya gelen bebek de kız olunca önce hayıflanmış babası. Ama bebeyken kaybettiği iki oğlu aklına geldikçe “her işte bir hayır vardır” diyerek kızlarını bağrına basmış.

Balıkçı Osman kızlarını çok sever. Ama Ümmühan’ın yeri sanki başkadır. Denizin kucağında doğmuştu Ümmühan. Annesi onu doğuruncaya kadar teknede Osman’a yardım etmişti. Ümmühan bebekken de, zaman zaman balığa giderken yanına almıştı. Ne yapsın evdeki nine hepsiyle başa çıkamaz ki. Ümmühan’ın yaşı erip elinden iş gelmeye başlayınca ağları onaran babasının yanına oturup onu taklit etmeye başlamış, babası işi öğretene kadar onu rahat bırakmamıştı. Küçücük aklıyla babasının yardıma ihtiyacı olduğunu sezmiş, ablaları evde iş görürken o, babasının yanından ayrılmamıştı. Kış mevsiminde köydeki okula giderdi diğer çocuklar gibi. Ablaları ilkokuldan sonra okumamışlardı. Ümmühan gelecek yıl ilköğretimi bitirecekti. Köylerinde lise yoktu. Babası söz vermişti, kasabadaki liseye yazdıracaktı onu. “Gerekirse ben götürürüm seni her gün, sen okumak istedikten sonra.” derdi babası. Yaz tatilinde iki büyük ablası ve küçük kız kardeşi nineleri ile köyde kalırken; Ümmühan, annesi ve babası, balıkçılık yapacakları sahil kasabasına doğru yola çıkarlardı. Ümmühan heyecanla beklerdi bu yolculuğu. Küçük köylerinde kışlar çok sıkıcı gelirdi ona. İyi ki okulu ve dersleri vardı. Okumanın farkını küçük yaşında kavramıştı. Hülya Öğretmenini çok sever, ilerde onun gibi olup çocukları okutmak isteğiyle azimle çalışırdı. Hülya Öğretmen de bu kumral saçlı, yanık tenli Ege kızını çok severdi. Onda kendi gençliğini görür,  okuma isteğini desteklerdi. Tüm çocuklar okumalıydı elbette. Ama özellikle kızların eğitimi çok önemliydi. Kızlar okumalı, hayat mücadelesinde daha kuvvetli olmalıydı. Hem de sağlıklı nesiller yetiştirmek okumuş annelerle mümkün olurdu.

Osman’ın işi zordu. Yaz mevsiminde tutup sattıkları balıkların parası ile altı nüfus kışı geçirmeye çalışırlardı. Ama sağlıkla aldığı her nefes, boğazlarından geçen bir sıcak lokma için şükretmeyi unutmazdı Osman. Belki de bundan dolayı ağları hiç boş çıkmazdı denizden. Kasabada zamanla kendini sevdirmiş, yazlıkçılardan pek çok müşterisi olmuştu. Balıkların tazeliği konusunda Osman’a çok güvenirlerdi. Tartıda hata yapmayacağını, balık taze değilse vermeyeceğini bilirlerdi. Zaten balık lokantalarının çoğunun kendi teknesi vardı. Ola ki balığa çıkmazlarsa balık ayırsın diye Osman’ı ararlardı. Şu cep telefonları ne iyi olmuştu. Artık denizin ortasında bile konuşabiliyorlardı. Lokantaların ihtiyacı olmazsa kalan balıklar kıyıda sabah erkenden bekleşen kasabalılara yeter de artardı bile. Bazı günler elinde çok balık olursa Ümmühan eline iki torba yüklenip siteleri dolaşır, isteyenlere becerikli elleri ile kapının önünde ayıklayıverirdi çabucak.

Ümmühan denizi, bu kasabayı çok severdi. Annesi teknede küçücük tüpte yemek yapardı. En çok da biber patlıcan kızartması… Bir de köy eriştesi olursa yanında, tadına doyum olmazdı. Ama bulaşık işi zordu. Taşıma suyla işlerini görmek zorunda idiler. Ümmühan büyüdükçe denizde yaşamanın zorluklarını da hisseder oldu. Güneşin altında teni kararıp kurur, elleri balık ayıklamaktan sertleşir, siyah çizgilerle dolardı. Hele saçları… Beline kadar uzanan saçlarının tarazından utanır, fırsat buldukça tarardı teknenin altındaki küçük odacıkta. Annesi ve babası teknenin üstünde yatarlardı birer battaniye alıp. Ama Ümmühan o küçücük kamaraya sığınırdı adeta. Balıklar satılıp da babasına ya da annesine yardım etmesi gerekmedikçe sıcak günlerde kamarada saçlarını tarar, akşamdan kalan limon kabukları ile ellerini ovardı. Denizi severdi de ellerine sinen balık kokusundan hoşlanmazdı. O kokunun üstüne başına da sindiğini düşünür, balık temizlerken giydiği mavi elbisesini her gün denizde yıkardı. Sonra da asardı yırtık tentenin yanına. Çabucak kururdu nasıl olsa.

Limanında demirledikleri çay bahçesi sıcak yaz günleri deniz kenarında soğuk meşrubat ya da çay keyfi yapmak isteyenlerle dolardı. Bazı günler Ümmühan saatlerce çay bahçesinde mola verenleri seyrederdi. Yaz başlarında emeklilerin dinlendiği masalar ilerleyen zamanlarda çocuk sesleri ile şenlenirdi. Taze simit eşliğinde içilen çaylara, yapılan sohbetlere oturduğu yerden sessizce katılırdı adeta. Emeklilerin hastalık ve hangi hastalığa hangi bitki çayı iyi gelir tadındaki konuşmaları, çocuklarını yedirmeye, eğlendirmeye çalışan annelerin neşeli sesleri arasında kaynar giderdi. Babasının en sevdiği saatte akşamüstü piknik tüpünde çay demlemek Ümmühan’ın göreviydi. Hem demliğe hem de altına soğuk su koyar, bu şekilde demlenen çay parlak bir kırmızılık ve lezzetiyle zevkle yudumlanırdı. Dolunayın gelin gibi süzüldüğü geceler uyku tutmazdı Ümmühan’ı.  Ama bu akşam çok yorgundu.

Sabaha karşı balığa çıktıklarında hava sakindi. İnsanın ruhunu ürperten sabah ezanıyla denize açılmışlardı. Ümmühan deniz ve güneşten solmuş hırkasını sırtına geçirmiş, ayaklarını motordan denize sarkıtmıştı. Serin sular sıcak tabanlarını serinletirken içinde kıpırdanan mutluluk tomurcuklarının çiçek olup açıldığını hissediyordu. Sanki rüzgâr dinlenmeye çekilmiş, denizi kendi haline bırakmıştı. İki saat kadar yol aldılar. Çoğu kez avlandıkları koya ulaştıklarında deniz de sabah mahmurluğunu üstünden atan kadın edasıyla hareketlenmişti. Osman, ağı atmıştı çoktan. İşte şimdi sabırla beklemek gerekiyordu.

Deniz bonkördü, ağları doldururdu elbet. Ama ya kızarsa?  Poseidon’un ne zaman öfkeleneceği belli olmazdı ki!  Fırtına aniden patladı. Öyle ki, Osman ağı toparlamaya çalışırken Ümmühan’ın sapsarı bir suratla oturduğu yere sımsıkı yapıştığını fark etti. Baba kız denizin ani öfkeli çıkışlarına alışkınlardı. Ama bu kez durum farklıydı. Deniz bir anda nazlı kız edasından sıyrılmıştı. Mavi elbisesini çıkarmış, beyaz kabarık tüllerle bezeli gri tuvaletini giymişti.

Ümmühan uzun süre yerinden kalkamadı. Parmakları kaskatı kesilmişti. Deniz sakin müzikten sıkılmış, oynak havalara geçmiş bir orkestraydı şimdi. Coştukça coşuyordu. Kucağında sakince gezdirdiği MAVİLİM’i hızla hoplatıp zıplatıyordu. Osman haykırdı: “Ümmühan koş, ağ parçalanıyor, toplamama yardım et!”

Ümmühan yerinden doğrulmaya çalışırken dengesini kaybetti, eteği yekeye takıldı. Yere kapaklanırken babasının çektiği ağla birlikte denize kaydığını gördü. Bağırmak istedi, sesi çıkmadı.

Aniden sıçradı Ümmühan. Dalmıştı yine… Yüreği ökseye yakalanmış kuş gibi çırpınıyordu. Kamaradan babasının horultusu geldi kulağına, gülümsedi. “Bugün denizde çok yorulmuşum” diye söylendi kendi kendine.

Başını gökyüzüne kaldırdı. Beyazımtırak pullar indi yukarıdan, denizi aydınlatırken Ümmühan’ın kulağına fısıldadı: “Şaka yaptık.”

 

Bu yazı 143 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum