içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Datça’da Bir Akşam!..

Datça’da bu yıl yaz öncekilerden çok farklı geçiyor; insanı bunaltan sıcakların yanı sıra bu kadar kalabalığı şehir kaldıramıyor.  Marketlerde raflar anında boşalıyor…  Sahiller, restoranlar, kafeler; kısacası her yer tıklım tıklım dolu, caddelerde arabalardan geçilmiyor. Sanki büyük şehirlerden birinde yaşıyorsunuz… Otopark deseniz; şimdiye kadar bunun üzerinde durulup önlem alınmadığından söylenecek söz bulunmuyor.  Datçalılar ve uzun süredir burası sakin  yer diye  yerleşenler denize girebilmek için tatilcilerin gitmesini ve sonbaharın gelmesini bekliyorlar!..

Cumhuriyet Meydanına gelirken sahildeki restoranların önünden geçiyorsunuz; her yer tıka basa dolu, oturabilme için sıra bekliyorsunuz. İnsanlar dip dibe…

Hastalıktan, yasaklardan insanlar bunalmışlar; ne olursa olsun diye kendilerini dışarı atmışlar.

Medyanın bazı kesiminde;  geçimden, hayat pahalılığından, geçim sıkıntısından,  enflasyondan, zamlardan şikâyet eden yazılar yazılıyor, konuşmalar yapılıyor…

İnsan elinde olmadan düşünüyor;  bunlar gerçek mi diye… Datça böyleyse diğer kıyı şehirleri; özellikle Kuşadası, Alaçatı, Çeşme,  Fethiye ve Bodrum acaba ne durumda?  

Datça’daki restoranları görünce elde olmadan sıkıntıdan söz eden medyaya dudak büküyorum!.. Ama en azından büyük şehirlerde arazi jeepleriyle kuaföre giden hanımları burada göremiyorum.

Bu kalabalığı,  virüsü umursamayan insanları görünce Koronavirüs Datça’yı terk etmiş diyorum. Gelen tatilcilerde kuşkusuz de sağlıklı olmalı… Ne  var ki, Datça’da Korona vakaları varmış… Belirli yaşın üzerindekiler dışındakiler maskeyi bir yana atmışlar…  Maskesiz dolaşanları kontrol eden de yok… Nazımın geçtiği birine masken nerede diye sordum; cebimde diye yanıtladı… Sağlık Bakanlığı virüs arttı, ölümler çoğalıyor dese de anlaşılan kimse o sözlere artık itibar etmiyor. Anlaşılan bu konuda yalama olmuşuz.

Cumhuriyet Meydanındaki kafede oturup insanları seyrediyorum. Hava kararıp,  biraz olsun etraf serinleyince insanlar dışarıya çıkıp geziniyorlar… Çoğu giyim kuşam kurallarından sıyrılmış, evlerindeymiş gibi…  Kısa pantolonlu, atletli, şıpıdık terlikli... Kadınlar onlar kadar olmasalar bile şortlu, süper mini etekli, hatta bikinisinin üzerine ince bir elbise geçirenler bile var.  Onlardan bazıları dikkatimi çekti; şortlu, atletli, ayaklarında tokyolar olan erkeklerin yanında tepeden tırnağa kadar örtülü kadınlar… Merak ediyorum hemcinslerini görünce acaba ne düşünüyorlar; onlara imreniyorlar mı, yoksa biz cennetlik onlar cehennemlik diye acıyorlar mı?

Olimpiyatlarda ve devam eden Avrupa voleybol şampiyonasında rakip tanımayan filenin sultanlarını televizyonlarda izlediler mi?

Maçlara şalvarlı çıksalar daha iyi olmaz mıydı diye düşünüyorlar mı?

Bilemeyiz…

 Birden aklıma takıldı;  önümde  dizi dizi gezinen bu insanlar acaba ne düşünüyorlar diye…

Gerçekten öyle bir yeteneğimin olmasını çok isterdim. Günün siyasi olaylarıyla ne kadar ilgileniyorlar; Afganistan’ a hâkim olan Taliban’dan veya ona direnenler hakkında ne düşünüyorlar?

Kabil Havaalanında yaşananları televizyonlarda izlediler mi? İzledilerse ne düşündüler diye…

Küresel ısınma veya erken müdahale edemediğimiz doğa felaketleri hakkında bilgileri var mı?

Ormanlarda yanmış ağaçlardan fışkıran filizler, onları sevindirdi mi? Yoksa ne var yani; yanmış gitmiş şimdi oralara oteller zinciri yapılacak olsa ne güzel olur mu diyorlar?

Acaba 80’li yaşlarda hapsedilen, bir zamanların ünlü komutanları olan generalleri o yaşta orada ne yaparlar diye yorum yapabiliyorlar mı?

Ağustos un’un sonuna geldiğimiz şu günlerde; 23 Ağustos 2021 de Sakarya Meydan Savaşının 100. yıldönümünü hatırlıyorlar mı?

O büyük zaferin ardından gelecek 30 Ağustos için bayraklarını balkonlarına, pencerelerine asmak için hazırladılar mı?  Yoksa bayrağımız asa asa güneşten soldu yenisini alalım mı diyorlar?

Yoksa Datça güzel bir yer seneye yine gelelim, biraz kazıklandık ama olsun o kadarı dert değil mi diyorlar?

Aklıma buna benzer binlerce soru takılıyor ve önümden geçenlere bakıyor, düşünüyorum.  Nereden nereye geldik diye…

O sırada kafeye bomba gibi bir haber düştü; Açıkhava Tiyatrosunda konser veren Fazıl Say çevredeki müzik adına gürültü kirliğini yapan kafelerden ötürü konserine ara vermiş !... 

Klasik Batı Müziği basit piyasa müziği değildir, sessiz ortamda, bilinçli olarak dinlenir.

Datça’da yaz aylarında sanat kültür denildiğinde; nedense bazılarının aklına bir takım şarkıcılara konserler verdirmek geliyor. Her nasılsa dünyaca ünlü piyanist Fazıl Say’da onlara katılmak zorunda kalmış. Bir daha Datça’da konser verir mi, vermez mi; bilemeyiz ama dünyanın birçok ülkesinde konserler veren gerçek sanatçının başına oralarda böyle bir olay gelmemiştir. Bazıları restoranlar, kafeler para kazanacak diye bağıra bağıra müzik çalacak diyorlarmış… Müzik bir toplumun kültürünü yansıtan olgudur. Kuşkusuz anlayana…

Bu toplumda Klasik Batı Müziğini, Klasik Türk Müziğini,  Operayı seven de var; erik ağacı gevrektir şarkısını duyunca hoplayıp zıplayan da var.

Yeri gelmişken bir noktaya daha değinmek isterim; Datça’nın bir amfi-tiyatrosu var… Hangi mimar veya usta bunu yaptıysa anlaşılan çok kültürlüymüş!.. Denize sırtını dönen bir beton yığını heyula gibi… Oysa onu yapanlar bu tür amfi-tiyatroların kökenini merak edip incelemiş olsalardı; Hellenistik dönem (İ.Ö300-İ.S 20)  ve  Roma’daki örnekleri görürlerdi. O dönemin mimarları amfi-tiyatroların sırtlarını tepelere dayayarak önlerinde geniş bir ufuk açmışlardı. Her neyse;  Cumhuriyet Meydanında küçük, şirin, çatılı ve yerleşime uygun, halkın 150- 160 yıl önce yaptığı camiyi yıkarak yerine çirkinlik anıtı, kilise benzeri cami oturtan zihniyetten başka ne beklersiniz diye düşünüyorum.

Datça’nın yanı başındaki;  Anadolu arkeolojisinin en ünlü antik kentlerinden Knidos’dan yararlanmayı düşünemeyen zihniyeti de anlayamıyorum.

Kuşku yok ki; bunları anlayabilmek için mimari, sanat tarihi, arkeoloji, şehircilik ve çevre mühendisliği gibi bilgilere az da olsa sahip olmak gerekir.

Anlaşılan o da bizde yok…

Datça’da bir akşam bunları düşünürken birden Orhan Veli’nin  “Cımbızlı Şiiri” aklıma takıldı. II. Dünya Savaşı sonrasında, 1950’li yıllarda Orhan Veli belki de bugünleri görerek o anlamlı şiirini ne güzel yazmıştı;

“Ne atom bombası.

Ne Londra Konferansı;

Bir elinde cımbız,

Bir elinde ayna;

Umurunda mı dünya!”

 

Bu yazı 686 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum