içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Kayseri Sürgünlüğüm!..

Okuyucu ve dostlarım geçmişte yaşadığım ibretlik anılarımı yazmamı istiyorlar. Bende elimde geldiğince bu yönde yaşadıklarını kitap ve yazılarımda yer vermeye çalışıyorum. Bu kez 1991 yılında Kayseri’ye sürgün edilmiştim. Bu gün sizlerle bu garip sürgün olayının bana kötülük yerine mutluluk getirdiğini sizlerle paylaşacağım.

Ayasofya Müzesi müdürlüğünü yürütürken bir başka müzeden atanan bir uzmanla müze personeli arasında sorunlar çıkmış ve talebim üzerine bizden alınmıştı. Bu olaya muğber olanın eşi bir süre sonra Müzeler teşkilatının genel müdür olmuş o da beni Hisarlar Müzesine atamıştı. Haklı olarak yargıya başvurmuş ve görevime iade edilmiştim. O günün koşullarına göre kısa bir süre sonra yeniden görevden alınacağımı biliyordum. Nitekim de öyle oldu; Kayseri Müzesi Müdürlüğüne atanmıştım. O sıralarda muhalefette olan rahmetli Süleyman Demirel ile görüşmüş ve yaklaşan seçimde milletvekilliği adaylığımı kabul etmişti. Bunun için gerekli evrakları kendisine iletmiştim. O sırada devlet memurlarının adaylığa başvuruşu için tatile rastlayan iki günlük bir süre tanınmıştı. Ancak o iki günlük süre içerisinde bir evrakım eksik olduğundan listeye girememiştim. Şimdi düşünüyorum da; iyi ki olmamış, milletvekilliği benim yapacağım iş değilmiş...

Bu olayları yaşarken ABD Başkanı G.Bush Ayasofya’ya gelmiş ve kendisini karşılamıştım. Birkaç gün sonra Bakanın ya özel kalem müdürü ya da personel dairesi başkanı telefonla beni arayarak; bakanın siyasi yönden hatırını kıramayacağı kişilerin aracılığıyla Ayasofya Müdürlüğü için birisine söz verdiğini bende İstanbul’da hangi müzeyi  veya yurt dışında  bir görev istersem atanacağımı söylemişti. Bende Ayasofya’da kalmak istediğimi biraz da yakışıksız olarak söylemiş olmalıyım ki, Kayseri Müzesine atanma onayım tebliğ edilmişti.

Türkiye’nin birçok yerini görmüş olmama rağmen Kayseri hakkında hiçbir bilgim yoktu. Ya gidecek ya da gitmeyecektim. Sonunda gitmeye karar verdim.

O günlerde yazdığım 1 Ekim 1991 günlü gazete de Kayseri yolcuğumu şöyle dile getirmiştim:

“Yolumuz oldukça uzun tam 753 km. ve hiç bitmeyecek gibi geliyor. Gözlerimi kapadım, önümden sanki sıra sıra bir takım kişiler geçiyor. Yüzü gülen dost görünümlü, içleri çirkin, hasetten kuduran kişiler… Yine kişiler gözlerimin önünde beliriyor, beni hiç tanımadığı, belki de hiç görmediği halde hakkımda hüküm veren; belki de kendi deyişler ile ipimi çekmeye çalışan kişiler… Haydi canım sende, ipimin çekildiği, defterimin dürüldüğü falan yok; şunun şurasında cennet vatan köşelerinden birine Kayseri’ye gidiyorum.”

Kayseri’de beklediğimden çok fazla dostça karşılandım. Başta Kültür Müdürü Hüseyin Cömert olmak üzere yardımcısı Ali Yeğen ve müze personeli…

Bu arada bilimsel yazılarından tanıdığım Vakıflar Bölge Müdürü Mehmet Çayırdağ, Halit Erkiletligil, İlhan Özkeçeci ve İstanbul’dan tanıdığım Rölöve Müdürü Keramettin… Kayseri’nin tam bir kültür  ve bilim yuvası olduğunu  orada bir kez daha anladım Çoğu akademisyenimizin  haberlerinin olduğunu sanmadığım yığınla kitap yayınlanmış ve yayınlanıyordu. Özellikle Erciyes dergisi tam bir bilimsel yayındı. Beni sürgün diye tam bir kültür yuvasının içerisine atmışlardı da haberleri yoktu... Onlarla yaptığım kültürel konuşmalar ve müze personelinin uzmanın, memurunun ve hizmetlisinin yakınlığını bugün yaşamış gibi hatırlarım. Kuşku yok ki; aynı üniversitedeki arkadaşım orada halef selef olduğum Hamdi Kodan…

Bu arada Vali Yardımcı rahmetli Ayhan Bilge’nin de bende ayrı bir yeri olmuştu. O günden bu yana hep düşünmüşümdür; Kayseri’de akıllarınca cezalandırmak yerine keşke senden orada yararlanalım diye beni gönderselerdi diye…

Kayseri’de unutamayacağım ve hep hatırlayacağım pek çok olay var; göreve başladığım günden önce gelmiş kocaman bir zarfı masamda bulmuştum. İstanbul’da karşıladığım ABD Başkanının eşi Barbara Bush’un teşekkür yazısıydı. Ne garip kendi ülkemin çapsız insanları seni sürgün ediyor, okyanuslar ötesinde Beyaz Saray’dan teşekkür geliyor…

O sırada seçim olmuş; Süleyman Demirel Başbakandı. Kendisini kutlamak için telefonla aradım, Neredesin diye sordu; Kayseri’deyim dedim. Ben bir şey demeden onbeş yirmi gün bekle dedi. O günlerde yargıda açtığım davayı bir kez daha kazanmıştım. On onbeş yirmi gün geçmedi; on gün sonra Ayasofya’ya yeniden atanma emrim gelmişti.

Eşim Cemile ile uzun uzun düşündük; Kayseri’yi oradaki dostları, müze personelini sevmiştik. Kalmayı düşündük,  sonunda istemeyerek Kayseri’den ayrılma kararını aldık. Ayrılırken Vali Yardımcısı Ayhan Bilge “Sen artık Kayserili sayılırsın, en azından İstanbul’da Kayserispor’un maçlarını kaçırma “ demişti. Rahmetlinin sözünü tuttum, Kayserisporun hiçbir maçını kaçırmadım, hem de Kayseri taraftarlarıyla birlikte…

Yeri gelmişken bir noktaya daha değinmek isterim; bu tür olaylar yalnızca benim başıma gelmedi. Müzecilerin; eğer biraz sivrilmişse eli kalem tutuyor ve işlerini yasalara uygun yapıyorlarsa mutlak başlarına bir şeyler gelmiştir. Bir zamanlar ben isteğimi yaparım, küçük dağları ben yarattım diyenler acaba şimdi neredeler? İsimlerini hatırlayanlar var mı?

 

Bu yazı 687 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum