içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Unutulmaması gereken bir devrim; Harf İnkılâbı

Cumhuriyet döneminin çağdaşlaşma adına alınan önemli kararları vardır. Ne yazık ki, bunlardan bazılarına medyamız bilgisizlikten mi, yoksa bilemediğimiz başka nedenlerden ötürü mü üzerinde durmuyor. Oysa bunlar son derece önemlidir. Bunlardan birisi de birkaç gün önce kutlamamız, en azından hatırlamamız gereken harf devrimidir. Kuşku yok ki; Cumhuriyetin ilanını izleyen devrimlerin başında da harf devrimi gelmektedir.

Aradan 98 yıl geçmesine rağmen toplumumuz bazı bağnaz kesimleri Arapça ve Farsçanın  karışımı olan Osmanlıcayı savunarak, dedelerimizin mezar taşlarını okuyamıyoruz diye yakınıyorlar. Sanki sürekli mezarlıklarda dedelerinin, babalarının mezarlarını ziyaret ediyor da taşları okuyamıyorlarmış! Bir türlü anlamak istemiyorlar; Osmanlı ömrünü tamamlamış, çökmüş bir dönemi yansıtıyor. Osmanlı bir ailenin ismiydi. Osman Bey’in beyliği sonrada Osmanlı padişahları diğer beyliklere yenik düşseydi ne olacaktı?

Örneğin Candaroğulları, Saruhanoğulları, Menteşeoğulları, Karamanoğulları veya diğer beylikler galip gelselerdi  imparatorluğun ismi ne olacaktı?

Yersiz, temelsiz iddiaları ortaya atmak yerine akıl ve bilimin ortaya koyduğu gerçekler üzerinde durmak ve onları yorumlamayı neden bazıları akıl edemiyor?

Türkçe ile uzaktan yakından ilgisi olmayan Osmanlıca veya Arapça yazılması da okunması da zor bir dildir. Osmanlı döneminde eğitimli kişiler bile imla yanlışları yapmaları kaçınılmaz oluyordu. Osmanlıcada veya Arapçada aynı sesi çıkaran birkaç harf vardır. O dönemde İstanbul’un saraya yakın olanları veya eğitimli geçinenlerin yanı sıra Anadolu’da devlet memurları dışında okuryazar sayısı yok denilecek kadar azdı. Bu nedenle Osmanlı döneminde halkın büyük kesimi okuma yazmanın zorluğundan cahil kalmaları kaçınılmaz olmuştu.

Bu zorluğu gören, yaşayan Atatürk çağdaşlaşma yolunda atılacak ilk adımın Latin alfabesinin kabulü olduğunu görmüşü. Bunun için yeni bir Türk alfabesi yapılmıştır.  Harf inkılâbının tanıtımı da 9 Ağustos 1928 akşamı Atatürk tarafından Sarayburnu parkında yaptığı konuşmayla açıklanmıştır:

“Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Bizim güzel, ahenkli, zengin lisanımız yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak mecburiyetindeyiz. Bu yeni harflerle behemehâl pek çabuk bir zamanda mükemmel surette anlayacağız, ben buna eminim siz de emin olunuz. Vatandaşlar yeni harfleri çabuk öğreniniz, bütün millete, köylüye, çobana, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunun vatanperverlik ve milliyetperverlik vazifesi olduğunu biliniz. Bu vazifeyi yaparken, düşününüz ki bir milletin, bir içtimai heyetin yüzde sekseni okuma yazma bilmez, bu ayıptır. Bundan insan olanlar utanmak lazımdır. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir. İftihar etmek için yaratılmış ve iftiharla tarihini doldurmuş bir millettir. Milletin yüzde sekseni okuma bilmiyorsa, hata bizlerde değildir. Hata onlardadır ki, Türk seciyesini anlamayarak bir takım zincirlerle kafalarımızı sarmışlardır. Mazinin hatalarını kökünden temizlemek zamanındayız. Hataları tashih edeceğiz.”

Atatürk’ün bu açıklamasının ardından dil bilimciler çalışmalara başlamışlar ve bugün anmayı unuttuğumuz 1 Kasım 1928’de 1353 sayılı yasayla yeni Türk alfabesi yürürlüğe girmiştir.

O günlerde bir toplantı da Atatürk’e gazeteciler Latin harflerini ne kadar zamanda yerleşebileceğini sormuşlar. Ardından da gazetelerin yarısını Osmanlıca yarısını da Latin harfleriyle basarız. Halk yavaş yavaş birkaç yılda yeni Türkçeye alışır demişler. Atatürk onların bu sözüne gülmüş;

  • Herkes alıştığı Arap harflerini okur, Latin harflerini öğrenmez.

Gazeteler beş ay içerisinde Latin harfleriyle yayınlanmıştı. Yeni alfabe matbaacılık tekniğinde de büyük değişim yaratmıştı. Vedat Nedim Tör’in bir yazısından öğrendiğime göre; Aynı harfin kelimenin başında, ortasında, sonunda ve tek başına ayrı ayrı biçimleri var. Bu yüzden matbaa mürettipleri de  dizgide çok sıkıntı çekerlermiş. Aynı sıkıntı Arap harfli yazı makinelerinin kullanılışında da vardı.  Bugün ise dünya ölçüşünde bir teknik varlık olan Türk matbaacılığını da yine Atatürk’ün hizmetine borçluyuz. (Vedat Nedim Tör, “Atatürk Sanat ve Bilim” Atatürk ve Sanat Sempozyumu, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, İstanbul 1981.)

Günümüz Türkiye’si kendine özgü kişiliğini kazandıysa; onu yine Atatürk’e borçluyuz. Harf devrimi hiçbir zaman unutulmamalı, her yıl 1 Kasım’da anılmalıdır.

 

Bu yazı 750 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum