finans haberleri

içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

İstanbul meyhane kültürü

Meyhane kültürü, liman kültürünün bir parçası olarak süre gelmiştir. Çünkü gemiciler indikleri limanda bekardır, içerek geçirecekleri vakitleri ve nakitleri vardır…

İstanbul meyhane kültürü
Haberi Sesli Dinle

Meyhane” sözcüğünün Farsça’dan geldiğini ve “şarap içilen yer” anlamı taşıdığını belirterek başlayalım söze.

Türkler, İstanbul’u ve Galata’yı aldıkları zaman zaten liman olan bu şehrin meyhaneleri de dünya ölçülerindeydi. Müslüman halk genel olarak içki konusunda dinsel yasaklara bağlıydı ama gayrimüslimlerin adetlerine karışılmazdı. Galata başta olmak üzere gayrimüslimlerin yoğun olduğu mahallelerde birçok meyhane vardı ve meyhanelerin müşterilerinin bir kısmını kaçamak yaparak gelen Müslümanlar oluşturuyordu.

Keyif için içilip yenilen yerler olan meyhaneler de bütün işyerleri gibi lonca düzenine bağlıydı.

İstanbul meyhaneleri bulundukları yerlere, sahiplerine, dükkanın üzerine unvan levhası yerine asılan tahta veya madeni kayık, kule, hançer gibi alameti farikaları ya da içinde havuz fıskiye bulundurma özelliklerine göre adlandırılırlardı. Mesela; Hançerli, Kürkçü Hanı, Yahudi, Kandilli gibi…

Bu meyhanelerin akşamcı müşterileri ve semtlerine göre Yeniçeri akşamcıları “Dayı” unvanıyla herkesten daha fazla hürmet görürlerdi. Tersanecilerle topçular Kasımpaşa’dan Fındıklı ve Salıpazarı’na kadar uzanan meyhanelerin müşterileriydi. Kayıkçı, hamal, tellak takımı ve İstanbul’un baldırı çıplak külhanileri bu meyhanelere giremezdi; uğrasalar da meyhane akşamcıların bulunmadığı zamanlarda ayakta içip giderlerdi. Bu meyhanelere “Gedikli Meyhaneler” denilirdi.

Abdülaziz döneminin sonlarına doğru “Selatin Meyhaneler” denilmeye başlandı. Meyhane gediklileri kurulduktan sonra ayak takımını gittiği yerler “Koltuk Meyhanesi”  denilen kaçak yerler, gizlice içki satan ara sokak bakkalları ve manavlardı. Koltuk meyhanelerinin bir kısmı ise “Kibar Koltukları”ydı. Buralara evine içki sokmayan memur ve katip takımı giderlerdi.

Ayak takımı için küçük “Koltuk”lardan başka bir de “Ayaklı Meyhaneler” vardı. Ayaklı meyhaneler seyyar içki satıcılarıydı; çoğunluğu Ermeni’ydi.  Bunların dükkanı, tezgahı, fıçısı, ustası, sakisi kendisiydi. Bellerine ucu musluklu, rakı veya şarapla doldurulmuş gayet uzun bir koyun bağırsağı sararlar, sırtlarında bir cübbe, cübbenin cebinde kadeh olurdu. Omuzlarına da alamet olarak birer peşkir atarlardı. Müşterilerini gördükleri zaman etrafı kollayacak bir bakkal veya manav dükkanına girer, kuşağının arasından kadehi doldurup, peşi sıra gelen müşterisine vücudunun sıcaklığıyla ısınmış içkiyi sunarlardı. Kadehi bir yudumda yuvarlayan baldırı çıplak ayyaş, bir üzüm tanesini ya da mevsimine göre bir başka meyveyi meze yapardı. Çoğu da elinin tersiyle ağzını silip gider, buna da “yumruk mezesi” denilirdi.

Temizliğine çok dikkat edilirdi meyhanelerin. Bardaklar ve kadehler temiz bezlerle kurulanıp parlatılırdı. Yerler dikkatle süpürülür safralar gıcır gıcır silinirdi. Sofralarda akşamcılara hizmet eden uşaklar ve çubuktar çocuklar temiz giyinirlerdi. Sofralara toprak şamdanlar koyulur, mumları dikilip hazırlanır, etrafına da meze tabakları dizilirdi. Bir de kütükten oyma tuzluk bulunurdu her sofrada bereket simgesi olarak. Sandalyeler genellikle kısa, ahşap ayaklı olup, oturma yeri hasırdandı.

Unutma bizi dolması

Fasulye piyazı, lahana turşusu ve kırık leblebi gibi meze ve çerezler tezgah başında sürekli bulunurdu. Rakı ve şarap önce kabaktan, sonraları ise metalden veya camdan yapılmış ‘’karnından işleyen’’ ibriklerle sunulurdu. Müşteri meyhaneye geldiğinde masa meze tabaklarıyla donatılmış, içki kadehleri yerleştirilmiş olurdu. Meyhanecinin buyur etmesi ile ısınan fakat ancak masadaki mumu yaktıktan sonra başlayan bu demlenme saatler sürerdi. Masaya müşteri oturduğunda hazır bulunan mezeler için para alınmaz, içki ve ayrıca sipariş edilen mezelerin parası alınırdı. Ramazanda meyhaneler kapatılırdı. Bayram arifesinde meyhaneciler gedikli müşterilerinin evlerine midye veya uskumru dolma gönderirlerdi. Buna “unutma bizi dolması” denilirdi.

Meyhane kapanma vakti geldiğinde ise müdavimlerin gönderilmesi ayrı bir meyhanecilik yeteneği gerektirirdi. Masalara eğilerek “yaylanma vakti” hatırlatılır. Küfelik olanlar için dışarıda bekleyen hamallar işe davet edilirdi. Eve gitmek için küfeye ihtiyacı olmak “dut gibi olduğunun” kanıtı olurdu.

IV. Murat ile Bekri Mustafa aynı dönemde yaşadı

Tütün ve kahve yasağıyla birlikte içki yasağının da en şiddetli uygulandığı dönemin IV. Murat dönemi olduğunu biliyoruz. Gariptir ki, bu padişahın kendisi de tarihimizin namlı içkicilerinden biriydi; ayyaşların piri sayılan Yorgancı Ahmet Efendi’nin oğlu Bekri Mustafa da aynı dönemde yaşadı. Bu dönemde anlatılan ve günümüze kadar gelen fıkraların çoğunda ikisinin adının geçmesi yalnızca rastlantı olmasa gerek!

O dönemde IV. Murat ve Bekri Mustafa arasında geçen fıkra şöyle;

IV. Murat koyduğu yasaklara uyulup uyulmadığını bizzat kendisi kontrol etmeye meraklı bir padişah olduğu için, yine bir gün kıyafet değiştirerek bir sandala biner. Amacı sahil şeridinde içki içilip içilmediğini kontrol etmektir. IV. Murat’ı tanımayan sandalcı arada bir cebinden bir şişe çıkarıp yudumlamaya başlayınca, padişah sorar:

Nedir o içtiğin?”

Sandalcı Bekri Mustafa’nın ta kendisidir; kendini kolay ele vermez.

Kuvvet şurubu” der. “Ben bundan iki yudum çekince kendimi aslan gibi hissediyorum. Kürek çekmek vız geliyor”.

Padişah tadına bakmak isteyince, Bekri Mustafa, nasılsa denizin ortasındayız, bizi kim yakalayacak diye düşünüp şişeyi uzatır.

Padişah iki yudum alır almaz, kükrer:

Bre zındık! Şarap bu. Şarap içmeyi yasakladığımı bilmiyor musun?

Bekri Mustafa; “Sen kimsin ki, içkiyi yasaklıyorsun?” der.

Ben IV. Murat’ım!” yanıtını alınca, Bekri Mustafa küreği kaptığı gibi ayağa fırlar.

Şimdi atarım seni denize! Daha iki yudum aldın, kendini IV. Murat sanırsın. İki yudum daha alsan, ‘dünyayı ben yarattım’ diyeceksin!”

İstanbul’da meyhanelerin tarihi Bizans’a kadar dayanmaktadır. Bizans döneminde şehrin çeşitli semtlerinde meyhaneler bulunmaktaymış. Şarap içilen meyhaneler Osmanlı döneminde giderek çoğalmış. Osmanlı padişahlarının çeşitli dönemlerde koydukları içki yasaklarına rağmen “inadına yaşayan mekanlar” olmuş meyhaneler…

 

Tarih: 13-03-2021

FACEBOOK YORUM
Yorum