finans haberleri

içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Doğu Berlin’de bir gün!..

“Oğuzhan Asiltürk ile yaşadığım bir anı” başlıklı yazımdan sonra bazı okuyucularım ve dostlarım ilginç anılarımı kendileriyle paylaşmamı istediler. Hangisini yazayım diye düşünürken; Hafta Sonu Sözcü’de Ercan Taner’in “Bilinmezde 48 Saat”  başlıklı bilgi dolu yazısını okudum. Milli Futbol Takımımızın 1989 yılında Doğu Almanya ile yapacağı maçını anlatmak için görevlendirildiğini, DDR (Demokratik Almanya’ya) nasıl zorlukla gidebildiğini anlatmıştı. Ondan iki yıl önce Batı Almanya Dışişleri Bakanlığının daveti üzerine müzeci arkadaşlarla (Sema Koç, Alpay Pasinli, Muharrem Oral, Kemal Soyer, Behçet Erdal)  Almanya’ya davet edilmiştik. Her iki Almanya’nın düzenlediği programda Doğu Berlin’deki Pergamon Müzesi de vardı. Almanya’da Frankfurt, Bonn, Köln, Mainz, Münih ve Batı Berlin’de gezi ve incelemelerimizi tamamladıktan sonra Doğu Berlin’e gidecektik. Orada nasıl karşılanacağımızı, daha doğrusu neler göreceğimizi merak ediyorduk. Batı Berlin’de kaldığımız otel şehri ikiye bölen utanç duvarına bakıyordu. Yerli ve yabancı basının yazılarından ötürü Berlin Duvarını gördüğümüzde önceki düşüncelerimiz yerle bir olmuştu. İki Berlin arasında çok da geniş olmayan yeşil bir düzlüğün arkasında moloz taşlardan yapılmış basit bir duvar vardı. Karşı tarafta insanların yaşamadığı eski apartmanlar vardı. Bu yana bakan, geçmeye çalışanları engelleyecek veya ateş edecek asker veya polisler görünmüyordu. Anlaşılan çok iyi gizlenmiş olmalıydılar. Bu basit duvarı gördüğümüzde doğudan batıya kaçanların maceralarını veya nasıl öldüklerini düşünerek fırsat buldukça pencerelerden karşıya bakıyor, bir şeyler görmeye çalışıyorduk.

Doğu Berlin’e gitme günü geldiğinde otel yönetimi bizi ikaz etmişti. Paranızı otelin kasasında bırakacak yanımıza yalnızca elli mark alacaktık. Orada ancak o kadar harcamak zorundaydık. Batı Alman Hükümeti bizlere son model iki Mercedes tahsis etmişti ama doğuya metro ile gidecektik. Yolculuğumuz yanılmıyorsam 10-15 dakika sürdü ve Doğu Berlin’de indiğimizde geleceğimizden haberi olduklarından hiçbir zorluk görmeden yeşil pasaportlarımızı göstererek şehrin içerisinde kendimize bulduk.

İşte o zaman batı ve doğu arasındaki farkı gördük… Batı ne kadar özgür, insanlar hareketli ve neşe doluysa doğuda sessizlik hâkimdi, caddelerde tek tük insanlar görüyorduk. Oysa o günlerde Batı da tam özgürlüğüne kavuşmamıştı II. Dünya Savaşının ardından müttefiklerin ağırlığı hissediliyordu.

Kuşkusuz belli etmeden izleniyorduk ama bizler onları göremiyorduk…

Doğudaki yapılar eskiden kalmışlardı, ana caddelerdeki tramvaylar ve tek tük geçen otomobiller batının aksine oldukça eski modeldi. Ben kendi hesabıma sanki zaman tüneline girmiş, 1940’lı savaş günlerini yaşadığımı sandım… Koşarcasına giden eski moda giysiler içerisindeki insanlar o kadar az sayıdaydılar ki… Ellerinde kurt köpekleriyle dolaşan polisler vardı. Büyükelçiliğimize uğrayıp uğramadığımızı şimdi hatırlayamıyorum ama öncelikle 1870’li yıllarda Alman Mühendis Carl Human’ın kaçırdığı Zeus Sunağını (Bergama Sunağı) ve yine Türkiye’den kaçırılmış olan Athena mabedi kalıntılarının olduğu müzeye gidecektik. Üniversitede en küçük ayrıntısına kadar öğrendiğimiz muhteşem Bergama Sunağı karşımızdaydı. Mükemmelden de öte restorasyonu yapılmış en güzel şekliyle izleyiciye sunulmuştu. Sunağın karşısında sanki Hellenistik Dönemi (İ.Ö300-İ.S 30) yaşıyorduk. Resim çekmek istediğimizde sunağı korumakla görevli Alman kadın izin vermedi. Kendisine diplomatik olarak geldiğimizi ve neden izin vermediğini sorduğumuzda; “flaşınız mermerlere zarar verir. Ancak isterseniz en küçük ayrıntısını içeren dialar, resimler standlarda satılıyor” demişti.  Bergama Sunağını hayranlıkla seyrederken aklıma, bizim arkeologların her eser yerinde güzeldir sözü ile zaman zaman ortaya atılan sunağın Türkiye’ye getirilip getirilmeyeceği tartışmalarını düşündüm.  Gerçekten Bergama Zeus Sunağı bizde kalmış olsaydı böylesine güzel korunabilir miydi?

Müzeden sonra insanların önünde kuyruk oluşturduğu kuleye çıkmaya karar verdik. Asansörle çıkılan kulede çok sayıda insan özlemle Berlin’in diğer yarısına bakıyordu. Birden gözüm yaşlı bir kadına takıldı; inanın o kadının batıya bakışını aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen hiç unutmuyorum. O bakışlarda savaşın, işgalin acısı, batıya kavuşamamamın özlemi vardı...

Doğuda kalmamızın süresi yavaş yavaş doluyordu ve bizler 50 markı harcayacak yer bulamamıştık; onu harcamak zorundaydık. Sonunda Macar şarapları satan bir dükkân bulunca sevindik ve 50 Marklık şarap alarak bizi batıya götürecek metroya bindiğimizde hürriyetin ne kadar güzel bir olgu olduğunu bir kez daha anlamıştım.

 

Bu yazı 1434 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum