finans haberleri

içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Geçmişte Ayasofya’da yaşanan bir saldırı!

Dünya müzeleri arasında araştırma ve yöntemler doğrultusunda birlik ve beraberliğin sağlanabilmesi için geçen yüzyılın ortalarında uluslararası düzeyde çalışmalar yapılmaya başlanmıştı. II. Dünya Savaşından sonra dünya müzelerinin bilimsel çalışmalar yapmaları, sempozyumlar, kongreler ve sergiler düzenlemeleri kararlaştırılmıştı. Bunun sonucu olarak UNESCO ve ICOM 18-24 Mayıs arasını dünya müzeleriyle birlikte Müzeler Haftası olarak ilan etmiştir. Hafta boyunca müzelerin kültür mirasının korunması ve topluma tanıtılması için sergiler, söyleşiler yapması ön görülmüştü. Türkiye’deki bütün müzeler hafta boyunca imkânları doğrultusunda topluma kültür varlıklarını sevdirmek ve tanıtmak, daha doğrusu insanları müzelere çekebilmek için çalışmalarda bulunmuşlardı.

Ayasofya ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri Mayıs 1995 yılında alışılagelenden farklı olarak değişik bir gösteri yapmaya karar vermiş; üst makamlardan onay almışlardı. Haftanın bir günü müzik ve balenin katkısıyla mitolojik bir gösteri yapmayı düşünmüşlerdi. Bunu kararlaştırırken de kültür ve sanatı öne çıkarmayı düşünmüş; yalnızca cahil kesimlerin tepkisi akıllarına gelmemişti. Bu gösteri Ayasofya’nın ana yapısıyla bağlantısı olmayan avlusunda başlayacak, Osman Hamdi Bey yokuşundan geçildikten sonra son bölüm Arkeoloji Müzeleri’nin bahçesinde devam edecekti.

Müzeler Haftası’nda uygulanacak bu değişik gösteri öncesinde basında olumlu yer almasının yanı sıra kültürel çevrelerin ilgisini de çekmişti. O günlerde Ayasofya’yı ziyaret eden bir turist çiftin bale yapan fotoğrafı Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanmıştı. Gösteri öncesi çıkan haberler ve o çiftin fotoğrafı bağnaz çevreleri kışkırtmıştı. Müzelerde ziyaretçilerin ticari amaç dışında resim çekmeleri serbestti. O yüzden çekilen fotoğrafın yasal yönden bir sakıncası yoktu. Bu olay bana yıllar öncesi Ayasofya’nın eski müdürlerinden Feridun Dirimtekin’in anlattığı bir anıyı hatırlatmıştı. Yanılmıyorsam 1940’lı yıllarda bir kış günü kürk mantolu kadının biri Ayasofya’nın üst galerisindeki Mesih, Meryem ve Yuhannes’in olduğu Deisis kompozisyonu önünde bir anda üzerindeki kürkü atmış ve çırılçıplak fotoğrafını çektirmiş. Bu fotoğrafı ben görmedim ama o yılların İngiliz gazetelerinin birinde yayınlanmış…

Bu tür olaylarda müze yönetimi ne yapabilir?

Müzeler Haftası’nda gösterinin yapılacağı gün emniyet güçleri haber almış olmalı ki; müzenin önünde iki sıra halinde bir koruma çemberi oluşturmuştu. Ortada bir gariplik vardı; bunu görünce müzenin giriş ve çıkış kapılarını kapatmış, içerideki ziyaretçileri tedirgin etmeden arkadaki üç kapıdan boşaltmıştım. Müzede ziyaretçi kalmadığı, içeride de polislerin olduğu anda Sultanahmet Parkı’na gizlenmiş, “Nizamı alem Ocakları” pankartı açan bir gurup Ayasofya’ya saldırıya geçmişler ancak müze önünde barikat kuran emniyet güçleri tarafından önlenmişlerdi. Bu arada o günlerde kendilerinden çok söz ettiren Aczimendiler de başlarında liderleriyle müzeye yönelmişlerse de emniyet güçleri onları Divanyolu’na kadar kovalamış ve bağnaz saldırı sonuçsuz kalmıştı. Bu olay televizyonlarda ve basında geniş yer almıştı. Ayasofya’daki gösteri ertelenmiş, aynı gün İstanbul Arkeoloji Müzeleri bahçesinde yapılmıştı.

Bu olayın ertesi günü Kültür Bakanı Ercan Karakaş Ayasofya’daki olaya açıklık getirmek üzere bir basın toplantısı düzenlemişti. Bakan Ercan Karakaş basın toplantısında; “Müzeler Haftası’nda yapılmak istenilenin ne olduğunu sizlere, içerisinde yaşayan müze müdürü anlatacak o ne söylerse ben söylemiş gibi yazın” demişti. Böylece o günlere kadar yaşanmamış, belki de yaşanmayacak bir siyasetçi örneği göstermişti. Ben de basın mensuplarına bu olayın dini bir tarafı olmadığını, geçmişte iki inanca hizmet etmiş Ayasofya’nın avlusunda mitolojik bir öykünün başlangıcı müzik ve bale eşliğinde yapıldıktan sonra Arkeoloji Müzeleri’nde devam edileceğini anlatmıştım. Ertesi gün medyada olayın çarpıtıldığını dini rencide edecek bir tarafı olmadığı, saldırı olayının bağnaz bazılarınca düzenlendiği yazılmıştı.

Emniyet güçleri ve müze yönetimi önceden önlem almamış olsaydı belki de saldırganlar içeriye girip etrafı yakıp yıkacak, mozaikleri bile tahrip edeceklerdi.

Yıllar sonra buna benzer bir olay Topkapı Sarayı’nda yaşanmıştı. Sarayda bir açılış nedeniyle kokteyl verilmiş, Piyano sanatçılarından şimdi ismini anımsayamadığım birinin de piyano resitali vardı. Yine bağnaz kesim ortaya çıkarak saraya saldırmıştı. Padişahların yaşadığı yerde içki içilmez demişlerdi. O saldırganların bilmediği veya bilmek istemediği de Osmanlı padişahlarının çoğunun içkiye düşkün olduklarıydı.

Müzecilik öylesine kolay bir görev değildir. Bazen içeriden bazen de dışarıda çıkarları zedelenenler tarafından saldırıya uğrarlar. Benim bildiğim bazı müzecilerin hayatı kararmış, yaşamları bile sona ermiş, aileleri dağılmıştır.

Ne acıdır ki; bu olayları düzenleyenler kültürden, sanattan, estetikten, tarihten yoksun kişilerdi. Cehalet işte böyle bir şey olmalıdır. Hz. Muhammed “cahiller cesur olurlar” diye ne kadar güzel buyurmuş…

Bu yazı 1247 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum