finans haberleri

içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Kuyruk ve kuyruklar üzerine!..

Çoğumuzun yeri geldikçe kullandığı bir sözcük vardı; kuyruk…

 Çeşitli anlamlara çekilen kuyruk; bazen toplumdaki insan hareketliğini, bazen biyolojik bir uzvu, bazen de hakaret anlamında kullanılır. Kısacası söylenişe göre kuyruğun çok çeşitli anlamları vardır.

Sözlüklerin tanımına göre; insanların sıra beklemek için art arda sıralanmasına, hayvanlarda omurganın uç kısmındaki uzun ve esnek organa kuyruk denilir. Günlük konuşmalarda;  “Kuyruğuna teneke bağlamak”, “Kuyruğunu sallamak”, “Kuyruğunu kesmek” gibi argo anlamlarda da kullanılır. 1960 darbesinden sonra yapılan Yassıada yargılamalarında Demokrat Parti’den nemalananlara kuyruklar denilmişti.

İnsanların kuyruklar oluşturmasının çok eskiye indiğini sanmıyorum. Benim çocukluk yıllarımda tramvay veya otobüse binmek için insanlarda henüz kuyruk bilinci yerleşmediğinden itiş kakış hücum ederlerdi. Maçlara da öyle girilirdi; bazen atlı polisler kalabalığın arasına girerek insanları düzene sokmaya çalışırdı. Gün geldi, zaman değişti; insanlar uygarlaşmaya başlayınca kuyruklar oluştu. Bazı uyanıklar kuyrukların arasına girmeye çalışınca da “Medeni olalım” sözleriyle ikaz edildi...

Hamdolsun şimdilerde kuyruğa alıştık. Kuyruklar uygarlığın mı, yoksa yokluğun göstergesi mi tam olarak bilemiyorum. Gün geldi; kuyruk siyasete de girdi. Yıllar önce Ecevit hükümetini devirmek isteyen gizli güçler(!) bazı gıda maddelerini satıştan kaçırmışlar, depolamışlardı. Böyle olunca da yağ, şeker, peynir sıkıntısı başlamış, kuyruklar oluşmuştu.  Bunu fırsat bilen bazı siyasiler CHP döneminde kuyruklar vardı, bizim zamanımızda bunlar yok oldu diyerek oy toplamaya çalışmışlardı.

Büyük söylemiş olacaklar ki; gel zaman git zaman; devran değişti ve kuyrukların yeniden gündeme gelmesi kaçınılmaz oldu.

Cumhuriyetin ilk elli yılında tarım ve hayvancılıkta kendi kendine yeten, bu yönde ihracat bile yapılırken ekonomi politikaları değişti. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan fabrikaların bedelleri Rusya’ya sebze ve meyve ile ödenmişti. II. Dünya Savaşı sonrasında Demokrat Parti iktidarında kendi kendine yetme politikası bir yana itilip dışa bağımlı bir duruma getirildi. Turgut Özal döneminde liberalleşme adına özelleştirme öne çıkarıldı. Ardından Cumhuriyetin kazanımları birer birer kapılarını kapattı; dışa bağımlılık öncelik kazandı.

 Unakıtan diye bir Maliye Bakanı vardı; “Babalar gibi satarız” diyerek özelleştirmeye hız kazandırdı. Devlet Planlama Teşkilatı kapatılınca günü kurtarmakla çözüm üretileceği sanıldı.

Ama yanıldılar. İlerisi düşünülmedi, betonlaşma tarım ve hayvancılık alanlarının yerini aldı. Dışa bağımlılık daha da hız kazandı; samanın, tohumun yanı sıra her türlü gıda maddesi dışarıdan alınmaya başlandı. Kısacası dışa bağımlı olmanın olası durumlarda vereceği zarar düşünülmedi.

Siyasetteki çekişmeler, ekonomide enflasyon derken Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması bir zamanlar siyasetçilerin tenkit ettikleri kuyrukları yeniden gündeme taşıdı. Türkiye enerjinin yanı sıra bazı gıda maddelerinin çoğunu Rusya ve Ukrayna’dan alıyordu. Böyle olunca da işler eni konu   karıştı.

Şimdi ne olacak derseniz; anlaşılan savaşın bir an önce bitmesine dua etmekten başka çaremiz yok…

Basından öğrendiğimiz veya gördüğümüz kadarıyla mutlu azınlık dışında kalanlar; biraz daha ucuza alabilmek için satış yerlerinin önünde uzun kuyruklar oluşturuyorlar.

Anlaşılan kuyruklarla iç içe yaşamaya başladık.  Bazı belediyelerin ucuz ekmek kuyruğuna insanlar kör karanlıkta giriyorlar. Onları sınırlı ayçiçeği kuyruğu, Et-süt Kurumunda et kuyruğu, Toprak Mahsulleri Ofisinde pirinç, bakliyat kuyruğu, Malatya’da ise şeker kuyruğu izliyor.     

Marketlerde ve pazarlarda patlıcan, biber, kabak taneyle alınıyor. Bu sabah gittiğim Mıgros’da dolmalık biberin, patlıcanın 30 TL, karpuzunda dilimle satıldığını gördüm. Basından öğrendiğime göre Ayşekadın fasulyenin kilosu 100 TL imiş… Etin adını ağzıma almak bile istemiyorum.  Zamlardan çubuk kraker, çokoprens biskrem  bile nasibini almış… Çocuk bezinden söz bile etmiyorum; o da uçmuş…

 Neredeyse hergün fiyatı artan mazot, benzin, elektrik ve doğal gaz faturalarını bilen biliyor.. Et-süt Kurumu da piyasaya uyarak ete zam yaparken; kuyruklarını kaldırmak için yaptık demiş.

Bu zamlar daha artacak mı; onu da bilemiyoruz.

Gerçekte marketlerde, çarşı pazarlarda fiyatlar dur durak bilmiyor. Bundan hem satıcı hem alıcı şikâyetçi…

Bazıları zam sözcüğünü kullanmamak için zam değil fiyat ayarlaması demeyi tercih ediyor.

Hazine ve Maliye Bakanı;  “Türk lirası en zayıf durumda” sözüyle neyi vurguluyor; anlayabilmek çok zor. Bu bir itiraf mı, yoksa talihsizce kullanılmış bir söz mü?

Birden ortaya bayrak inmeyecek, ezan susmayacak sözünü attı.  Bu ülkede kimse ne bayrağı indirmek ne de ezanı susturmak istiyor. Ekonomi ile onların ne alakası var?

 Anlayan beri gelsin…

Maliye Bakanı bize güvenin diyor. Çaresiz ona inanmak istiyoruz!..

Bizim insanımız her zorluğu aşmayı başarır sözünü doğrularcasına ortaya dolgusuz mantı, içi boş tost ve baklava çıktı. Sonra da onlara içsiz içliköfte katıldı. İnsanlar çaresizlikten onları alıyor. Akşam pazarlarında ıskarta mallara yönelenler var.  Almayıp da ne yapsınlar?

Enflasyon tek haneye düşürülecek denildi; düşmek bir yana tırmandı.

İşsizlik oranı düşecek dendi; düşmedi; daha da arttı…

Çoğu genç işsiz… Emekli ana babanın parasıyla geçinmeye çalışıyorlar.

Bunun sonu nereye kadar gider?

Bazılarına göre her şey güllük gülistanlık ama insanların zorunlu gıda malzemelerini alabilmeleri çok zor.

Eski dergâhların çoğunda bir levha asılıydı; ”Bu da geçer yahu”

 

 

Bu yazı 1087 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum